29 Aralık 2013 Pazar

trabzonluyum ben oldum olası...


Cümlesine yandığım satır, mısrasına kandığım şiir, sözüne aldandığım şair… Ne varsa süslü püslü, ne varsa derinlerime oynayan selam olsun, kandığıma da olsun kandırana da. Selam olsun eski sevdalara, yeni hülyalara selam olsun. Yaşanmamışlara ve hiç yaşanamayacaklara, yaşanmışlara ve içinde bulunulanlara selam olsun. Hepsi toplanıp türkü olsun Süreyya Davulcuoğlu’nun duru sesinde; vokalde Kamil Sönmez olsun, sazlarda kim olursa olsun bu saatten sonra. Bu saatten sonra neşeli ol ki genç kalasın ya da genç kal ki neşe bulasın.
Mevsim tam da o mevsimdir aslında, sabahına uyandığın şehir pusludur, sokaklarından yağmur suları akar, yüzünü göstermiştir soğuk, durağanlaşan hayat ıslanmamak için koşturmaktadır. Mevsim şairin mevsimidir, yapraklar dökülmüştür, giden gitmiş kalanlar diken üstündedir.
Bakmayın dalgasına denizin, aldanmayın suyunun soğuğuna. Kenarında âşıkların dolaşmadığı her deniz ölüdür, her kumsal terk edilmiştir.
Şimdi bir iç ses, hatta münasebetsiz bir dış ses nereden nereye diye geçirecek aklından ya da mırıldanacak sessizce… Nerden başladı nereye geldi? Hayat işte, başladığı yerde bitmiyor yol, her şey sırayla yaşanmıyor. Kalabalıkta uyuyup tenhada uyanabiliyorsunuz, gülerken ağlayabiliyor, severken nefret edebiliyorsunuz. Ben Trabzonluyum oldum olası, sabahına yağmurla uyandığım günün öğlesi olmadan güneşinde yanmaya alışığım, birkaç saat sonra yağmur yağacağını bildiğimden ümit de beslemem gelecekten yana, yağmur yağınca da şükrederim, yağmayınca da. Ben Trabzonluyum oldum olası, akıllıyım azıcık, çokça kızgınım, kararında serseri, çok zorlanırsam ağır başlıyım. Trabzonluyum ben oldum olası, gerisinin teferruat olduğunu bildiğimden olabildiğince mutluyum.

26 Aralık 2013 Perşembe

maria in wonderland


Önce yap sonra neden ara, kesin bulursun bir şeyler, bulamasan da sorun sendedir, yapmanı istemişsem vardır bir nedeni, en kötü ihtimal “ki ihtimalin kötüsü yoktur güncemde” yarın yağmur yağacaktır. Düşünsene yaz günü yağmurun yağacağını, tozun toprağın düşen damlalara yapışıp soluduğumuz havayı terk edeceğini. Gel söz dinle, müritmişsin gibi yap ve kurtul kalabalıktan, iyi hissetmezsen yemek ısmarlarım sana, iyi hissedersen sen kendine ısmarlarsın bana haber vermeden. Üstelik şeyh bile değilim ben, korkmana gerek yok...
Sorgulamak güzeldir ama cevap bulamıyorsan yaptıktan sonra da sorgulamayı, tekrar cevap aramayı denemelisin. Çünkü göremezsin hiçbir şey herkese bakarken, kendini özel hissetmek istiyorsan seçtiğin kişileri gözlemelisin ki o seçtiğin kişiler seçkindir ve zamanla seni de seçkin yapacaklardır. Rüyadır hepsi ve uyanana kadar mutlu olacaksın, harikalar diyarı diye bir şey yok aslında biri seni çimdikleyene kadar yaşayacaksın.
Ve güneş ve İstanbul ve hayat sokak aralarından sokaklara, sokaklardan caddelere... Sahi ne işi var bu kadar insanın burada, ipini koparan, ayakları üzerine duran karışmış kalabalığa. Kalabalık ki bildiğiniz kalın kabuklu karpuz, kesmece de değil ha hepsi ucuz pazar malı, kesseniz kabuktan kırmızı görünmez, tatsanız üstüne üç gün yemek yenmez.
Seni yazıyorum şimdi kurtul kalabalıktan, kendini kandır ve özel olduğunu düşün. Saçı olmayan adam saçı olduğunu düşündü diye saçı çıkmaz, bedeline katlanır ve saç ektirirse çözülür sorun. Twitter dediğin sığır çiftliği gibi, birisi seni izliyorsa ona nedenler vermelisin ama bu nedenlerden biri senin onu izliyor olman olmamalı. Birileri seni izliyorsa izlenmeye değer bir şeyler olmalı, sen birilerini izliyorsan izlenmeye değer bir şeyleri olmalı.
Ben hayatım boyunca çok az şeye inandım ama hep birilerinin bana inanmasını bekledim, yetmedi istedim de. Oysa birilerinin bana inanması için bir şeylere sahip olmalıydım, üretmeli ve ürettiklerimle diğerlerini ikna etmeliydim. Şimdi bir oyun hepsi, artık inanmak da bir oyun inandırmak da, yol doğru, yöntem doğru ama ben yanlışım, üstelik tadını çıkarmayı da öğrendim tüm yanlışlarımın.
Sahi olur mu artık sabah, yaz yaz nereye kadar, birisi Maria’ya doğruları söylemeli; gündüz gözüyle görülen rüyalar hayra yorulmaz.

20 Aralık 2013 Cuma

hep o pazartesiden



Bir çift görmedim ve duymadımla başlıyor hayat. Görmediklerini konuşuyor, duymadıklarını yazmaya başlıyorsun. Önceleri yalan olduğunu bilsen de zamanla kendin de inanıyorsun. Üç maymunun üçü de yalanı öğrenmiş. Sırra kadem basmış eski sevdalar, sevdalar kumu ardında bırakarak akıp gitmiş. Yaz günü üşüyor, kış ortasında yanıyorsun. Önce memnun zannetsen de zamanla şikâyet ediyorsun. Ne geçti pazartesiden bugüne şunun şurasında.
Yelkene rüzgâr dolmuyor yeterince, Salı çarşambaya çok uzak, Perşembe ve Cuma hayal gibi. Ah o hafta sonları, ah o tatil günleri, bayramlar. Zamansız uyandırılmışız Pazar sabahı, geceden kalmayız üstelik. Gözlerimizi ovuşturup etrafımıza bakıyoruz, tanıdık geliyor uzun siyah saçlı kadın. Kayboluyor dudağımda ki gülümseme, orta yaşı geçkin saçsız adam geliyor gözümün önüne. Asık suratı eskiden kalma; güneş ve yağmur değmemiş, huzur ve mutluluk görmezden gelmiş. Bir kahkaha duyuluyor en yapmacık haliyle, siyaha ve kızıla bürünüyor eller. Eller ki el kadar uzak. Kulaklarımı kapatmak için kullansam gözlerim açık kalacak, gözlerimi kapayıp görmesem kulaklarım her şeyi duyacak. Yorgun başladı yol ve bitmeyecek kadar uzakta hedef.
Ben kaybettim hedefimi pazartesiden. Ah o pazartesiden, pazartesiden… Ne geldiyse başımıza hep o pazartesiden. Bitse de gitsek, başlamasa hatta olmasa hiç. Bir çocuk sesi olsa, yürümeye yeni başlayan minik suratlı bir eylül. Duymasa maymunum, görmese ve konuşmasa ondan başkasını. Hayat cumartesi olsa, bir gün daha uzak olsa pazartesiye. Ne geldiyse başımıza tek suçlusu o, ne kadar bedduam varsa hepsi pazartesiye.
Söylemiş miydim sizi sevmediğimi, adaları ve kuş uçmaz kervan geçmez sahil kasabalarını sevdiğimi söylemiş miydim. Duracak kadar gücüm, gidecek kadar cesaretim olmadığını söylemiş miydim? Ne çok konuştum oysa, ne çok kelimeyi heba ettim cümlelerimle. Seni heba ettim gün be gün zaman. Pişman olmadığımı söylemiş miydim? Söylememiştim biliyorum söylememiştim.

16 Aralık 2013 Pazartesi

tımarlısı da uzak dursun benden tımarsızı da


Okeye dördüncü oldum ben tavlaya ikinci, ellibire üç tetrise bir. Eksiktim tamamlandım, çoktum azaldım, boştum doldum, açtım yedim ve doydum. İki kişilikmiş sıralar, sınıf on yedi kişi. Sen de gel dediler Sunay’ın yanına otur. Tamam dedim oturdum, bir oturdum üç yıl. Ne tavla ne pişpirik, kahve masası değil ki okul sırası. Koş dediler koştum, topraktı zemin fazlaydı ayakkabılar. Çıkarma dediler ayağına taş batar. Fazlaydı nerden bilecekler, çıkardım ve koştum. İlk bitirenin ardındakini de geçemedim, üçüncüsün dediler. Ardıma baktım kızıl kıyamet, sene bilmem kaç. Daha milenyum falan yok kimsenin aklında. Çıkışta bakkaldan çeyrek ekmek, içine domates… Şimdi Çanakkale diyorlar ya hikâye, domates ki ne domates. Oh be, daha ne ister insan hayatının başında. Okey de sevmem aslında tavla da, koşmayı da bilmem, oturmayı da.

Anlamsız cümleler kur diyor Cezmi. Seni bir halt sansın anlamayan. İyi de anlayanı yok ki meretin, üç gün sonra ben okusam tık yok. Öldükten sonra anlarlar belki, ulan ne adamdı şerefsiz derler. Ölünün ardından konuşulmaz oysa bilmez ki ibneler.

Huzur dediler yok dedim, M ile başlar dediler sittir edin dedim. Adı bende saklı bir tımarhanedir M, tımarlısı da uzak dursun benden tımarsızı da. İki kuruşluk hesabı iki kuruşluk adamlar yapar, adam dediğin lafın gelişi. Bilmez misin küçüle küçüle görünmez olduk. Hesap küçük, dünya küçük sen küçük. Sen dediğim bi dolu kafa ve bir dolu gövde. Al birini vur ötekine, beni de kat aralarına sırıtmaz. Ne devranmış dön dön sonu gelmiyor. Ne idik ne olduk zira, değirmen gibi öğüttü bizi, insanlık gitti eşeklik kaldı elde. Kaçtım kurtuldum ucundan azıcık, sahi nerede benim eşek, gelse de gitsek. Yine tetrise birinci arıyorlar Bostancı tarafında, kimseler duymadan usul usul ben…

8 Ağustos 2012 Çarşamba

KALAMIŞ'TA DA HUZUR KALMAMIŞ ARTIK

Huzurun Kalamış’tan alındığı yıllarda kaldı aklım, musluktan ağzımı dayayıp su içtiğim, incir ağaçlarında günümü gün ettiğim günlerin neşesinde, nisanın baharında Kasımın güzünde sevdanın hüznünde kaldı aklım, sende kaldı gözü çıkasıca aklım.

Bir bahar akşamı yolda rastlanılıyor ve kötüye yoruluyordu sevinçli hüzünler. Sevgili mahçupluğu değildi öne eğilen başın nedeni, kelimeler yetmiyordu cümle kurmaya, en iyi cümleler kifayetsiz kalıyordu beni anlatmaya. Yerle birdi yelkovan yerle birdi akrep, zamanın değirmeninde zaiydi hayat. Bir bahar akşamı karşılanıyordu yolda, mevsim incir mevsimi değildi, Aydın’da akrabalar yoktu daha, zeytinyağı bakkaldan temin ediliyordu.

Bakmayın yazdığıma Kalamış’ı, huzuru, ne bilirdim oraları ne de dingindi ruhum. Yıllar yıllar sonra yolum düştüğünde kalmamıştı eski şarkılardan eser, ne Behçet kemal oturuyordu sahilinde ne de Münir Nurettin’in sesi duyuluyordu. Geç kalmışlık, fırından yeni çıkmış ramazan pidesi kadar hissediliyordu midede; kavuşmanın tadı ve yetişememiş olmanın mide ağrısı.

Sanma ki çekilmez oldu şimdi sensiz buralar, bu şehir bu sokaklar yaşnmaz sanma. Bir otomobilin sesine takılır gider kulağım, kanadına takılıp martının döner evine. Zaman zaman adalara dalar gözlerim, Dikmen kokusu gelir burnuma, ben denize bakarım deniz bana. Mevsim bahardır, yazdır mevsim olanca sıcağıyla, güneşi umursamam tenimi okşayıp geçen rüzgârın varlığında. Gidenler dönmemiştir, yeri dolmamıştır yoklukların, zaman geçmiş mevsimler değişmiştir, sıcakta gidenin üstüne kar yağmış, soğukta gidenin ardından güneşler doğmuştur. Ve ben fasıldan alırım faslı, çeker giderim ümitsizce Kalamış’a, nerdedir huzur bilmem, aldanırım kanundan dökülen belli belirsiz notalara.

31 Mart 2012 Cumartesi

KİRAZ HIRSIZI

Yığılır kelimeler, cümleler birikir içimde, konuştuğum rüzgâra dost sustuğum bana, ne yapsam kar etmez vakit geçmiştir. Bir güneş doğar yüzüme, bir ay batar, buluta üflerim en çocuk halimle, en çocuk halime aldırmaz bulut. Yarım kalan bir hikâyenin sararır yaprakları, mevsim bildiğiniz sonbahardır içimde, mevsim kıştır soğuktur yokluk, yokluk birikir içimde cümle cümle, konuşmak akıl karı değildir geçmiştir vakit.

On dördümün yazına dönerim, kirazlar yeni olgunlaşmıştır, abim, ben ve Osman komşunun bahçesinde üç haylaz çocuk, üç küçük hırsız kiraz peşinde. En vurdumduymaz halimi alıp geri dönmek isterim, amaç eğlenmektir kiraz bahane. Ne Osman gelir benimle ne abim, ne de on dördümün çocukluğu. Saatlerce dil dökerim duymazlar beni, ya siz gelin ya beni yanınıza alın derim görmezler çaresizliğimi. Akılları Hasan Amca’dadır, akılları zevkine çalacakları kirazlardadır, değişmezler hiçbir şeye o anı, gelmezler, yanlarına da almazlar beni. Bilirler ben o eski ben değilim ve bilirler benimle gelirseler bozulur büyü. Kelimeler cümle cümle birikir dilimde, susmak zamanıdır, sevgiliyi götüren trenin peşinden bakar gibi bakarım abime, anlar beni, anlar ona kızmadığımı, neden gelmediğini anladığımı anlar. Bir damla yaş akar gözümden, acılarımdan bir damla akar çocukluğumun kiraz hırsızı günlerine, şimdiye ağlarım o günlerde, ben abim ve Osman...

Kara kalemime sığınırım, kâğıdımda en amatör halleriyle dans eder kelimeler, ritim bozuktur, kelimeler eksiktir, cümleler kurallı kuralsız… Bir gün birisine sataşırım, diğer gün aşkla bakarım gidenin ardından. Kural nizam yoktur, ayık değildir kafa yürüyemez çizgiden, bir sağa yalpa yapar bir sola, düşerken kalkar toparlar kendini. Bilir yalnız olduğunu, elinden kimsenin tutmayacağını bilir, iyice kavrar kalemi, bir yudum alır soğumuş çayından bir cümle daha kurar derme çatma, bir sevda daha gönderir uzak diyarlara, ne rüzgârı hesaplar ne yağmuru ne karı.

Kiloluk dikmen şişesi varmış mıdır Sedef’e, ada vapuru seferde midir bu saatte, sevgili uykusunun kim bilir kaçıncı deminde.  Kiraz çalan haşarı çocuktan ne kaldıysa elimde, Osman’dan abimden ne kaldıysa, vurup gidenler ne bıraktıysa o adanın peşinde, o vapurda bahar mevsiminde… Birikir kelimeler cümle cümle, konuştuğun rüzgâra dosttur umursamaz kimse, sustuğun sana günah. Kırıp atsan kalemi için sızlamaz, ne yazsan umursamaz hiç kimse.

11 Mart 2012 Pazar

SAVRUK BİR ÖZLEM


Güzel günler göreceğiz demişti ya, yeşil çayırlarda koşacağız özgür olacağız demişti ya yalandı hepsi. Şems ile Mevlana kadar yalandı, bulutla güneş kadar,  dün ve bugün kadar yalandı.

Şimdi  savruk bir özlem içimde neye dair bilinmez. Bir yağmuru ister gönül, bir güneşi, neyi neden ister bilinmez. Hadi gidelim Trabzon’a, yaylalara çıkalım, kuymak yiyelim bol tereyağlı. Evet, biliyorum onlar da artık suni yem kullanıyorlar hayvanları doyurmak için. Yağmur asit yağıyor,  güneş kanser yapıyor ve kaçacak yer yok. Şimdi savruk bir özlem içimde kime dair bilinmez.

Kimdi uyandığımda yanımda uyuyan, neden evindeymiş gibiydi yüzündeki ifade, ben miydim buralı olmayan ve ne kadardır aynı şeyi yapıyordum, aynı şeyi yapıyordu? Sıkılmıyor muydu her sabah benle uyanmaktan güne, kendisi için hiç mi bir şey istemiyordu, benim gibi çekip git diyen bir yanı yok muydu, sahi kimdi ve neden buradaydı hala.

Cuma bugün, Salı veya Pazar da olabilir. Önemini kaybettiğinden beri isimler sadece cümleyi süslemek için kullanılıyordu. Şems’i kimin öldürdüğü önemli değildi, önemli olan Şems’i Şems yapanın öldürülmesiydi, adı Ahmet ya da Mustafa’da olabilirdi ki uzak ve yakın sonralarda Ahmetler ve Mustafalar da ölmüştü kimsenin ilgisini çekmeden. Yalnız kalan Mevlana mıydı daha çok üzülen, zamansız ölümüyle ölümsüzleşen Şems miydi daha çok sevinen.  Tebriz çok mu uzaktı Konya’ya, yazları daha mı serin olurdu iki şehirden biri ya da ikisi de yangın yeri olmasıyla mı ünlüydü. Bırak hayat sana rağmen değil seninle birlikte aksın, düzenim bozulur hayatım alt üst olur diye endişe etme, nereden biliyorsun hayatın altının üstünden iyi olmayacağını derken belki de her şeyi biliyordu Tebrizi. Bir sonbahar günü Mevlana ile karşılaştıklarında artık hayatının eskisi gibi olmayacağını anlamıştı da muhtemelen. Ne önemi vardı günün adının, farz et ki en iyisinden bir Çarşambaydı sadece.

Tebrizi mi olmak isterdiniz bir katil tarafından öldürülen yoksa Mevlana gibi herkese kucak mı açmak isterdiniz kim olduklarını umursamadan.

Ben sık ağaçlıklı ormanları ve dalgalı denizleri seçiyorum, ben en uzağını seçiyorum en bilindik şeylerin. Ve en bilindik şeyleri yaşayarak ben bu değilim aslında diyorum bile bile kimsenin kanmadığını. Savruk bir özlemle yaşıyorum bu hayatı, kendimi kaybedemediğim sokaklarda başkalarını kaybedip bir başıma kalmayı seçiyorum, mevsim temmuz, üstelik kar yağıyor, lacivert bisiklet yaka tişörtümü üzerimde.